Cilası yer yer dökülmüş, yüzünün solgunluğu dengesini de bozmuş bir masada kısa özgeçmişimi değerlendirirken buldum kendimi!.. Çok uzun bir hayat yaşmamışken, henüz orta yaşlara yeni yeni adapte olduğum bu zamanlarda, kendimi böylesine uzun bir değerlendirmenin içerisinde bulmam da oldukça can sıkıcı aslında. Bahar ayının insanlarda depresyon oluşturduğu yönündeki bilirkişi tutanaklarına da iyiden iyiye inanmaya başladım. Kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu şubatı bitirmeye bir gün kala… Üzerinden 8 koca gün geçti, direnç gösterdiği tüm hisler akıl tutulmasına yol açacak nitelikte. Sahi stabil giden bir yaşamda keskin dönüşler aldırabilir mi bu bahar ayları? Hiç sanmıyorum. Kendime dahi dürüst değilim! Taksim semtinin değişen silüeti benim dünyamı da bütünüyle etkiliyor. Kentlerin ruhu vardır. Ciğerlerini yakan insan kaynaklı gazlara karşı direnirler!.. Arada atışı tekliyor kalbimin. Derinden ve mizahi bir tavırla fısıldıyorum onun kulağına, şaşkın!.. Şaşkın ve bir o kadar da uzaksın düşlerimden. Silüetinin ardına denizi eklediğin fotoğraflar kadar yalnızsın. Sana ulaşmayan fotoğraf karesindeki hasreti arayacak kadar da mantıksız!..

Eklemeli diller grubunun en göz alıcı temsilcisi olan ana dilinde dahi betimleyemiyorsun umudu. Darma dağınık yüreğin… Sıkı sıkı kapatmışlar kapılarını hayatının. Döngüsel bir salınımla ellerini uzatsa da, yakalayıp çıkamıyorsun dışarı. Gözlerinin buğusunda sönüp gidiyor yüzü başakların. Hasretle bakmak için şafağa kaldırsan da başını, göz alıcı ve sevimsiz hanelere çarpıyor bakışların. Grinin en sert tonlarının bende uyku yaptığını öğrendim bu sekiz günde. Trafikteki hatalarıma yeni paylar biçmeye de bu sebeple başladım. Çuvaldızı tam sokacakken, kendi kendime yaptığım bir kaç telkinle irkildim. Şaşkın! Sen değil onlar suçluydu hani. Israrla kabul etmemi istiyordun, sen haklıydın!.. Şaşkın!

İlk, orta ve lise öğrenim yıllarına yarım saat kadar ayırdım. Baktım cesur, tüm vaktimi alacak, hemen üniversite dönemine el attım. Tırnağım da işte bu noktada kırıldı. Masayla aramı biraz açarak askerlik günlerimle devam ettim. Anlat demeyin, yatak döşek sermek gerekir, haftalar sürer başlarsam. Nedense hep ilk günden alıyorum o dönemi ben! Tahakküme gelemiyorum. Bu mülakatı da bu nedenle yaptım sanırım, itiraf etmeliyim bunu. Kalemi kırıldı düşlerimin. Süresiz tecritle cezalandırıldım. Yüreğimi mengene gibi sıkan hasretse, tanıdık ve bir o kadar riyakar… Nereden geldin de buldun beni? Sarstın kurduğum onca kıymetli temeli. Kapatmışken bu defteri, hadi korkma arala sayfaları diyorsun. Yapamam. Özgeçmiş dediğin sessiz olmalı!.. Dinlemeli yalnızca, sen yönlendirmeye başladın bile Şaşkın!..

Yirmili yaşlarımda hareket kabiliyetim doğal olarak fazlaydı. Organlarımın kapasitelerinin üzerine çıksam da kendimi bu kadar yorgun hissetmiyordum. Doğuştan getirdiğim aksak, titrek “en” kelimesi nedeniyle en fazla kızıyordum kendime ve dilimi düzeltmek için sırasıyla “ellibeş ve benzin” diyordum. Seneler sonra aklıma geldi bir anda. Özgeçmiş değerlendiriyorsun ya, hadi bakalım bir dene dedim kendime. Olmuyor! En kelimesi kadar saçma bir kelime yok, derken hırçınlaşmaya başladım ve bitirdim değerlendirmeyi. Sonuç odaklı yaklaşımları yerip, ileri bir tarihe erteledim mülakatı…

Ali Gündoğar

Şaşkın!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön